|

Hüzünlerin ve sevinçlerin
hangi dala asılı?
Milyonlarca müminin, duamızı kabul edecek makamın öğrettiği o
muhteşem duayı, Fatiha'yı, çağlayanlar gibi akan nefesleriyle "amiiiin" diye
zarflayışının heyecanında yeniden tanıştım Mülk Sûresi'yle.
Sabahların hepsinde mahzun kalplerimize ebedî güneşler doğuran, mahcup
gönüllerimizi sonsuz güzelliğe açan Haberci'nin (asm) huzurunda, sonsuzluğu
nefeslenerek kılıyoruz sabahı. Sanki gafletlerden uyanmış yedi uyurlar gibiyiz.
Sanki zulümleri susturmuş, zalimleri boğmuş zaman ırmağının öbür ucunda
kurtuluşa uyanır gibiyiz. Sonsuz bir 'şimdi' kucaklıyor bizi. Ne telaş var ne
koşturma. Bitimsiz an'ın pınarından yudumluyoruz kevseri. Secdeler sahici.
Secdeler hiçe indiriyor bizi.
Sabah namazının iki rekâtına yayıyor 'Tebareke'yi imamımız. "Tebârekellezi
biyedihi'l mülk." "Ne yücedir O mülkü elinde tutan..." "Hanginizin daha güzel
işler yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratmakta..." Mülkün Sahibi,
sahip olmak/ol(a)mamak ekseninde kıvranıp duran insanlığa varlık manifestosunu
en başında ilan ediyor. "Ölmeyi de yaşamayı da ciddiye alma..." "Ölmekle her
şeyi yitiriyor değilsin. Yaşamakla da her şeye sahip oluyor değilsin." "Mülk
O'nundur; senin değil..." Sana her şeyi terk ettiren ölüm, bildiğin ölümlerden
bir ölüm değil... Seni her şeye sahip eyleyen hayat da, o bildiğin hayatlardan
değil. Ölüm de ödünç, hayat da. Ölmek de şimdilik. Yaşamak; zaten şimdilik.
Hem sonra, yaşaması kendinden olmayanın sahipliği ne kadar sahicidir ki? Sahip
olduğunu sandıklarıyla sadece beraberdir. Sadece yakınında durmaktadır
sahiplendikleri. Ve sadece şimdilik durmaktadır. "Bu benimdir" dedikleri elinden
çıkacak bir gün. Eli de elinden gidecek bir gün. Ayette "ölüm"ün önce
zikredilmesi belki bu yüzden. Kendini pürüzsüzce akıp giden hayatın ortasında
bulan insana o beklenmedik kesintiyi en başından hatırlatmak için. "Varlığının
kesintiye uğrayacağı o an her daim yanı başında bekliyor seni." Varlığın ödünç.
Sahiplenmen emanet. Ve sadece şimdilik. Varlık sende kalacak değil, sen de
varlıkta kalacak değilsin.
Hemen ardından teselli ediyor ölüme doğru yürüyen, eskiyen/eksilen çaresiz
insanı. Ölüm de sahipsiz değil. Üstelik senin Sahibin olan, sana varlığı
sahiplendiren O'nun elinde. Ölümü o yarattı; O'na rağmen ölüyor değilsin. Ölümü
O takdir etti; O'ndan habersiz gidiyor değilsin. Ölsen bile O'nun mülkündesin.
Ölümün sınanmak için. Yaşaman sınanman için. Yani ölüm de hayat da bir oyun. Bir
başka gerçekliğin yüzünü aralamak için bu oyun. Kazanman yaşamaya bağlı değil,
kaybetmen ölüme endeksli değil. Bir başka gerçeğin eşiğinde vasıta sadece
ölüm-kalım derdi. "Senin derdin ölüm-kalım derdinden büyük olmalı."
Varlık manifestosu, bizi alışık olduğumuz eksenden çıkarıp, olmamız gereken
eksene yerleştiriyor. Ölüm-kalım ekseninden iyi-kötü eksenine konuşlanıyoruz
birden. Soruyorum şimdi kendime. Korkularım nerede konaklıyor? Sevinçlerim hangi
vadide büyüyor? Hüzünlerimin müsebbibi neler? Kayıp ve kazanç terazimin
kefelerine neler koymuşum? Örneğin, yanlışa savrulmaktan şarampole
yuvarlanmaktan korkar gibi korkuyor muyum? Uçuruma düşmek gibi korkunç geliyor
mu bana dilimin ve nefeslerimin boş söz ve yalanların kirli kuyusuna çekilmesi?
Ateşe değiyormuşum gibi yakıyor mu damağımı dudağımı gıybetler, arkadan
çekiştirmeler? Her an kırılabilir buzdan zemin üzerinde yürür gibi mi yürüyorum
sözlerimin üzerine basarken? Çekinmelerim kimlerden, nelerden? Çamurdan
pislikten sakındığım kadar sakınıyor muyum nankörlüğün, şükürsüzlüğün
kokuşmuşluğundan? Allah'ı bir bilip de, O işitmiyormuş gibi konuşmak, O
bilmiyormuş gibi eylemek, O görmüyormuş gibi davranmak, sağırlaştığım,
körleştiğim, cahilleştiğim zifiri karanlıkta yürüyormuşum gibi ürkütüyor mu
beni?
Sorumu tekrar ediyorum: Ölüm-kalım kaygımızı neye göre ayar etmişiz? Gafilce bir
sözün kulaklarımıza aniden değmesi, kulağımızdan geçen bir kurşun vınlaması
kadar betimizi benzimizi attırıyor mu? Tiksinir miyiz meselâ, bir kardeşimizin
bize de gıybetini dinlettirip bir başka kardeşinin ölü etini didikleyerek yemesi
karşısında... Namazı terk ettiği için ebediyen felç olmak üzere olan bir
kardeşimizin, birden namaz için ayağa kalkmasını gördüğümüzde, bir felçlinin
yürümeye başlamasını gördüğümüz kadar sevinç ve şaşkınlık yaşadık mı hiç?
Namazsızları niyazsızları her gördüğümüzde, ebedî hayatının engelli ve özürlü
olmasına aldırış etmemelerine bakıp da bir engelli görmüş gibi üzülüyor muyuz?
Kur'ân'a uzak kalarak gözünü de gönlünü de köreltmiş kardeşlerimizin ara sıra
elinden tutup ezilmesin diye "yol"un karşısına geçirmeye heveslendiğimiz oldu mu
hiç?
Mülk O'nun olduğu halde, biz mülk kaygısındayız. Ölümü o var ettiği halde, biz
yok yere yok etmeye çalışıyoruz ölümü. Hayatı o var ettiği halde, biz boş yere
kendimize yüklüyoruz yaşamayı. Rızkı garanti ettiği halde rızık peşinde
koşturuyoruz. Akıbetimizi garanti etmediği halde, akıbetimiz garantiymiş gibi
endişesiz ve telaşsızız.
Sadece gözler değilmiş meğer körleşen, gönüller de kör olurmuş... Gözün gördüğü
ölümden korkanlar, gözün gördüğü hayata tutunanlar, gönüllerinin korktuğu ölümlü
amellere korkmadan yürüyorlar, gönüllerinin özlediği diri amelleri gözünü
kırpmadan terk ediyorlar. Mülk O'nun... Ama kör gönlüm hâlâ daha "ölüm-kalım"
derdinde.. "İyi-kötü" derdi sanki başkalarının derdi...
Senai Demirci |