HATIRAT
    Şeb-i Yelda    Kalemin Dilinden       Fırça Kalem      Gönül Kalemleri
     Çeşm-i Giryan    Dostane Mektuplar     Önceliklerimiz      Dareyn Ekibi

İnanç İklimi

Çeşm-i Giryan Anasayfa İnanç İklimi Anasayfa


Dareyn Dergisi

Ziyaret Notları
Dareyn Forum
Anasayfa
İletişim
Arşiv


Dareyn Durakları

Mnela'nın Denizi
Kelebek Vadisi
Vuslat Zamanı
 


  Her Hakkı Saklıdır!
  Kaynak Vererek
  Alıntı Yapılabilir.



Dergi tasarım © DAREYN

YUNUSUN ÇAĞI

Yunus'un çağında dehşetli korkular salan olaylar var da, Yunus bunların saldığı yaygın korkuyu bir din ve ahret korkusuna mı aktarıyor?

Yunus'un yaşadığı yüzyılda başka toplumlarda kollektif korkular ve panikler görülmüş. Avrupa, söz gelimi, böyle korkular yaşamış. Vebadan, başka salgın hastalıklardan korkup paniğe kapılmış. Daha sonra Türklerden dehşetli korkar olmuş. Istanbul'un fethi ve Mohaç zaferi bu korkuyu iyice arttırmış. Osmanlı Sultanı, çadırının önünde, güya, binlerce kesik kafadan bir kule diktirmiş; seksen bin Hıristiyanı kılıçtan geçirtmiş. Papazlar ve kilise adamları bu korkuya tellallık etmeye başlayınca, korku gerçek bir paniğe dönüşmüş. Sağlıklı düşünce yerini bağnazlıklara bırakmış. Kuyuları zehirliyor, çocukların kanını emiyor diye Yahudiler linç edilmiş; havayı kirletip berbat ediyor diye cüzzamlıları kitle halinde kırmışlar. Halk akın akın köylere kaçmış, korkudan kentler boşalmış.

Yunus'un yaşadığı zamanlarda böyle yaygın ve genel bir korkuyu doğuracak olaylar eksik değil. Moğol atının bastığı yerde ot bitmez olmuş, her yıl yeni Moğol akınları, saldırıları ve kırgınları var. Selçuklu gücü çökünce, Anadolu'da, şurda, burda bir sürü küçük beylik türemiş. Ay geçmiyor ki bunlar birbiri ile vuruşup, kan dökmesin. 1299 kıtlığında halk ölülerin etini yemek zorunda kalmış. Ama, bütün bunlar bir dehşet, bir yaygın panik yaratmamış. Müslüman kaderciliği böyle bir korkuyu önlemiş.

Avrupa, kuyuları zehirliyor, havayı kirletiyor diye cüzzamlıları öldürürken, Anadolu'da, Konya'da, Mevlânâ bir havuza girmiş. Cüzzamlıların yıkandığı bir havuz. Mevlânâ'nın dostları hemen cüzzamlıları çıkarıp, havuzu temizlemek istemişler. Mevlânâ bırakmamış. Havuza girmiş, cüzzamlıların üzerinden akan suyu avuç avuç alır, kendi omuzlarından aşağı dökermiş. Evangelinos Misailidis, "Seyreyle Dünyayı" adlı kitabında yazıyor: İstanbul'da kolera salgını var. Hıristiyan halk korkudan evinden dışarı çıkmıyor. Ama nice Müslüman Türk, nasıl olsa Allahın dediği olacak diye düşünerek hasta dostlarını ziyarete gidiyor, onların başucuna oturup elleri ile yemeklerini verip, sularını içiriyor, oturup hatırlarını soruyorlarmış.

Yunus Emre'de korkunun anlatılması, sadece din sembolleri ve ahiret hayallemeleri ile kalmaz. Bir bakarsınız Yunus, bir korku sembolü olarak kendi iskeletini hayallemeye başlar; Yunus'un eti, kanı soğulmuş, kadid olmuş iskeleti. Bu iskelet, korkunun kemikleşmiş bir sembolü gibidir. Ama sadece bu kadarla da kalmaz. Başka insan iskeletleri bu teki sık sık çoğaltır. Biz bir iskeletler geçidi ile karşı karşıya kalırız. O vakit Yunus'un korkusu kişisel olmaktan çıkar, başka insanların da korkunç kaderi önünde duyulan bir duyguya dönüşür. Yunus'un korkusunun gerçek kaynağını biz o vakit buluruz.

Yunus iki şiirini bir mezarlık ziyaretine ayırmıştır. Ama daha şiirin başında anlarız ki, bu, soyut bir mezarlığın şiir dilinden hikâyesi değil, insan eliyle doğranmış yüzlerce cesedin yerlere serildiği bir tablonun anlatılmasıdır. Yunus dehşet verici bir kırımın hikâyesini vermeye başlar : "Nazik tenler kara toprağa karılmış, ağızlar toprakla dolmuş, diller bar tutup söylemez olmuştur. Kara gözler soğulmuş görmez olmuş, ay yüzler sararıp solmuştur. İnsanların kimi boynunu eğip, kimi tenini toprağa serip yatmaktadır. Damarlar boşalmış kanı kalmamış, dökülen kandan her yan kana batmıştır; yanan vücutlardan tütün ağmadadır göğe."

Bu tabloyu soyut bir ölüm tablosu saymak çok zor. Olsa olsa bu, gerçek bir kırımın, kılıçtan geçirilmenin anlatılmasıdır. Bu insanlar eceli ile ölmüş olamazlar. Biz o kanıdayız ki, Yunus Emre, küçük yaşta, böyle bir kırım görmüş, insan elinden doğranan yüzlerce insanın kara toprağın üzerine serilip yatmasına tanık olmuştur. Bundan doğan büyük şaşkınlık ve korku, Yunus'un yakasını uzun zaman bırakmamıştır. Bu kanlı iskeletler korkusu, geceli gündüzlü, Yunus'un gözü önünde durmuş, bir türlü kaybolmamıştır. Böyle bir korkunun doğar ve yaşar olduğuna inanmak için ille de ruhbilim bulgularını sayıp dökmeye gerek yok. Yunus, kendisi böyle bir kırımı gördüğünü söylüyor:

Yunus bunu nerde gördü gelip size haber verdi
Aklım vardı dilim şaştı nitekim bunları gördüm
(Divan, 216)

Yunus aydur bunu gördüm aklım gitti deli oldum
(R.Yelkenci Mecmuası, Divan 236.)

Andan size haber verdim çünkü ölenleri gördüm
(Divan, 236.)

Bu çeşitlemelerin hangisi doğru olursa olsun, Yunus böyle bir felaketi görünce aklının şaştığını, dilinin dönmediğini söylüyor. Yunus gördüklerine o kadar inanamıyor ki, kara toprağın altında hayatın sürüp gittiğini hayalliyor ve bize Türk edebiyatının en güzel dizelerinden birini veriyor:

Kara toprağın altında gül deren elleri gördüm

Ölüm karşısında, güllük gülistanlık bir hayatın zaferini ilan eden bu dize kadar büyük bir şiiri, ben eski edebiyatımızda bulamadım. Gül deren veya gül tutan eller nakışına şiirimizde sık rastlarız. Ama yere dökülen kanın kızıl gül olup dirilmesi ve insanların elinde hayata katılması pek çarpıcı bir güzellik.

Yunus'un ilk devre şiirleri arasında bize peygamber kıssaları, evliya menkabeleri, Müslümanlıkla bağlantılı hikâyeler anlatan örnekler de var. Bunların sayıları az; Onun en kuru şiirleri bunlar. Böyle şiirlerde Yunus, Adem'in ve dünyanın yaratılmasından başlayarak, peygamberlerin başından geçen ve Müslüman edebiyatında sık sık kullanılmış olan efsane ve menkabeleri bize anlatır. Bunların arasına, kutsal kitaplarda bulunmayan batıl inanışların karıştığı da olur! Dünya öküzün boynuzunda durmaktadır. Öküzü bir sinek huylandırır. Öküz de bir taşın üstündedir; taşı balık sırtında taşımaktadır. Örnekler şunlar:

Ol geçidin korkusu uş beni yoldan kodu
Geçemez değme kişi köprüsün kıldan kodu

İnd'öküzü ol lâin al ile azdırmağa
Sinek ile Hak Çalab öküzü elden kodu

Öküz taşın üstünde taşı balık götürür
Balık suyun içinde binasın yelden kodu
(Divan, 106)
*****
Ey dünyâya aldanan hayr ile ihsan kanı
Unuttun bu ahreti şefaat iman kanı

Kimde ki rahmet vardır rahmet dahı andadır
Şimdi bir gözü açık Sünni Müslüman kanı
İbrahim Halil geldi. Kâbeye bünyad urdu
Oğluna bıçak çaldı İsmail kurban kanı

Şeddad bir uçmak yaptı Nemrud göğe ok attı
Karunu da yer yuttu Adil Nûşirvan kanı

Kim ki istedi buldu kulluğu tamam oldu
Ki Mısr'a sultan oldu Yûsuf-ı Kenan kanı

Resûl Miraca ağdı gökten yere nur yağdı
Habibim deyi andı ol Fahr-i Cihan kanı
(Divan, 110)

DERVİŞ YUNUS

Molla Yunus, hayatının bilmediğimiz bir devresinde, Mistikliği (Tasavvufu) kabul eder; düzenden kopar, bir karşıt kültür oluşturan Taptuk Emre'nin Tekkesine varır. Molla Yunus, Derviş Yunus'a dönüşür. Sünni beyler düzeninin yerini, Hak Erenlerin yeni toplum düzeni alır. Bu geçiş Yunus'un şiirlerine yeni fikirler, yeni bir coşkulu sevgi ve büyük bir söz ustalığı getirecektir.

Dönüşüm Yunus'un yalnız din anlayışında değildir; Yunus'un eşi dostu ile, çevresi ve ailesi ile olan ilişkilerinde de yeni kopmalar ve düzenlemeler olacak, Yunus bu bunalımın sonunda evinden barkından ayrılacaktır. Bu bunalımın boyutlarını ve gerçek nedenlerini bilmiyoruz. Bu konuda, ancak, Yunus'un şiirlerinden başka dayanağı olmayan, tahminler ileri sürülebilir.

Yunus bir şiirinde "Burda dahi verdin bize oğul u kız u çift helal; ondan dahi geçti arzum benim gönlüm didar için" diyor. Bu dizenin başka bir çeşitlemesi de şöyle: "Bunda dahi verdin bize ol huriy ü çift ü helal; andan dahi geçti arzum ahdim sana ermeğiçün." Her iki dize de oğullu kızlı, iki kadınlı bir aileye işaret etmekle kalmıyor; Yunus'un bu aile düzeninden bıktığını da söylüyor.

Yunus'a inanış bunalımı bir aile bunalımı ile beraber mi geldi? Bize bu olmaz görünmüyor. Başka bir şiirinde Yunus, "Vatan oldu diken bize, gurbet gülistan" derken, herhalde "diken" ve "gülistan" sözcüklerini kuru semboller olarak kullanmıyor. Yunus'u vatanında rahatsız eden, ona batan bir diken olmalı. Yunus Emre'nin şiirinde bu kişisel bunalımı açıklayacak başka bilgiler yok.

Yunus'un tekke toplumuna göçmesi, Mevlânâ'da olduğu gibi, beklenmedik bir patlama sonunda olmamış. Yunus'un şiirleri, yavaş ve uzun bir geçiş dönemi belirtiyorlar. Yunus'un kul-Tanrı, cennet-cehennem, hayat-ölüm, yaratan-yaratılan ikiliğinden uzun zaman kurtulamadığını, Tanrı sevgisinde bunların tümünü birleştiren bir bütüne varamadığını gösteren bir hayli şiiri var. Ama Sünni inanış da artık kendisini doyurmuyor, bir başka yere bağlanmak, tutunmak istiyor; yeni bir yol arayışı bu Yunus için. Şöyle diyor:

Geç bu uzun endişeden erdire nefsin uşudan
Bakmagıl dosta taşradan gel ikrar et erenlere

Bu can sana baki kalmaz anda varan geri gelmez
Son pişmanlık assı kılmaz gel ikrar et erenlere

Bu dünyayı elden bırak ahretine eyle yarak
Erenlerden olma ırak gel ikrar et erenlere
(Divan, s. 87)

Yunus şiirde bir yandan "dünyayı elden bırak, ahrete hazırlan" diyerek Sünni öğretinin sözcülüğünü yapıyor, bir yandan da bir "erenin", bir dervişin, eteğinden tutmayı salık veriyor. Yunus'u tekke yoluna eğitenler bu dervişler olmalı. Yunus Emre, bir şiirinde dervişlerin kendi evine konuk indiğini söylüyor:

İşitin ey yarenler eve dervişler geldi
Can şükrane verelim eve dervişler geldi

Her kim görür yüzünü unutur kend' özünü
İlm-i batından öter eve dervişler geldi

Seydi Balım ilinden şeker tamar (damlar) dilinden
Dost bahçesi yolundan eve dervişler geldi
(Divan, s. 125)