Efendimiz (s.a.v.)/2010
Efendimiz Sosyal Barışı Temin Etmiştir...  

 

 

Efendimiz, bir güneş gibi insanlık semasında doğmuş, bütün dünyaya ışıklarını saçmış ve kıyamete kadar da saçmaya devam edecektir. O, çok kısa denebilecek bir zaman dilimi içinde bütün çağları aydınlatacak ve insanların problemlerine çareler sunacak bir hayat yaşamış ve yaşattırmıştır. Hazreti Muhammed (aleyhissalatu vesselâm)’ın, bütünüyle beşerin hayatına lâzım gelen şeylerle zuhur edip toplumda sosyal barışı tesis etmesi öylesine harikuladedir ki, insanlık tarihinde eşini göstermeye imkân yoktur.

Peygamber Efendimiz’in ortaya koyduğu sistemde, sosyal barışa dair uygulamalarıyla alakalı pek çok örnek vardır. Peygamberimiz’in, gerek Müslümanlar arası, gerekse Müslümanlar ile gayrimüslimler arası ilişkilerde ortaya koyduğu sistem ve yaptıkları, günümüz dünyası insanları için bir örnek, vazgeçilmez bir prototiptir. Peygamberimizin o günlerde, bir taraftan Mekke müşrikleri ile bir taraftan onlarla işbirliği yapan Yahudilerle, öbür taraftan Hıristiyanlarla hem Mekke, hem Medine, hem de Arap yarımadasında tesis ettiği barış düzeni, günümüz insanları için bir örnek olmalı. O, bir taraftan Mekkeli ve Medineli Müslümanlar, yani Muhacir ve Ensar arasında kardeşlik ilân ederken, diğer taraftan Medine Sözleşmesi ile Müslüman, Yahudi ve müşrikler arasında hak ve adaleti sağlamıştır.

Bir uzlaşma vesikası: Medine sözleşmesi

Efendimiz Medine’de, kardeşliği ve barışı yaymak için Hıristiyan, Yahudi ve Müşrikler gibi farklı ırk, din ve inançlara sahip olan insanların bir arada huzur içinde yaşayabilmeleri için onlarla “Medine vesikası” ismini taşıyan bir sözleşme imzalamıştır. Allah Rasulü bu sözleşme yoluyla her fırsatta birbirlerine saldıran, düşmanca duygular besleyen ve uzlaşamayan toplulukların arasındaki çatışmaların son bulabileceğini, anlaşarak bir arada yaşayabileceklerini göstermiş oluyordu.

Medine Sözleşmesi'ndeki maddelerin özeti şuydu: Herkes, hiçbir baskı olmadan istediği dini, inancı, siyasi ya da felsefi seçimi yapmakta özgürdür. Herkesin din, hayat, seyahat, teşebbüs ve mülk edinme hakkı vardır ve herkes hukukunu uygulamakta özgürdür. Ancak suç işleyen biri hiç kimse tarafından korunmayacaktır. Sözleşmeye taraf olan gruplar birbirleriyle yardımlaşacak, birbirlerine destek olacaklardır.

Allah Rasulü bu uzlaşmacı tavrını Veda Hutbesi'nde ve aynı zamanda Hudeybiye sulhünde de dile getirmiştir. Efendimiz bunları bizzat yaşadığı gibi kendisini takip eden dönemlerde Raşit Halifeler ve ondan sonra gelen bütün Müslümanlar yaşamış ve yaşatmışlardır. Müslümanlar fethettikleri yerlerde, kilise ve havralara dokunmamışlar, vicdan ve düşünce hürriyetine kısıtlama getirmemişlerdir. Tarihte Müslümanların muhafazası altında yaşayan azınlıklar kendilerine tanınan bu hakların ne kadar büyük olduğunu ancak başka işgal güçleri tarafından ellerinden alındıkları zaman anlamışlardır.

Zengin ile fakir birbirine yakınlaştı

Peygamber Efendimiz, getirmiş olduğu sistemle zengin ile fakir arasındaki uçurumu da ortadan kaldırmış, sınıf kavgalarını önüne geçmiş, orta sınıfı kuvvetlenmesine ayrı bir önem vermiştir. Malum olduğu üzere bir toplumda sosyal barışın temin ve devamı, tabakalar arasında uçurumların meydana gelmemesine ve kitleler arasında kavgayı körükleyecek boşlukların bırakılmamasına bağlıdır. Yani zenginle fakirin arasındaki bağ ve irtibat kopmamalıdır ki, o toplumda anarşi meydana gelmesin. Dünya nimetlerinden daha az ya da daha çok istifade eden insanlar arasındaki uçurumun daha da büyümemesi, güçlü ile zayıf, zengin ile fakir arasındaki dengenin belli düzeyde tutulabilmesi ve böylelikle sosyal adaletin tesis edilebilmesi için “paylaşma erdemi”ne şiddetle ihtiyaç vardır. Cemiyetteki sosyal tabakalar arasında bu irtibatı temin eden en önemli dinamik, hiç şüphesiz zekat gibi her türlü yardımlaşma prensipleridir.

Peygamber Efendimiz, “Zekat, İslam’ın köprüsüdür” (Heysemî, Mecmaü'z-Zevâid, 3/62) buyurmakla, fertler arasındaki uçurumları kaldırmada zekatın önemini vurgulamaktadır. Yani zekat, bir taraftaki sıkıntılardan kurtulmak için behemehal üzerinden geçilecek bir köprüdür. Bu köprüden içtimai hayat geçirildiğinde sınıflar arasındaki kavgalardan kurtulunmuş ve sahil-i selamete ulaşılmış olacaktır. Zira bu köprü, fakirliğin bir uçta, zenginliğin de diğer uçta toplanmasına karşı orta sınıfı meydana getirecek ve sosyal hayatın huzura ulaşmasına sebep olacak sağlam bir bağdır.

Günümüzde olduğu gibi para veya ticaret malının sadece zenginler elinde dolaşması, zengin sınıfı daha zengin, fakirleri de daha fakir hale getirmektedir. Halbuki Efendimiz bunun önüne geçerek zekat ve sadaka müesseseleriyle zengin ve fakir olmak üzere iki uç noktada kalanlar arasında köprü kurdurmuş ve toplum huzur soluklar hale gelmiştir.

Bilhassa günümüzde cemiyetin bir tabakasının, sadece kendi arzularını tatmin istikametinde müreffeh bir hayat sürdürürken diğer yanda fakr u zaruret içinde kıvranan insanların olması, toplumda huzursuzluğun kaynağını oluşturan potansiyel bir tehlikedir. Bir tarafta istediği her şeyi sınırsızca elde etmenin keyfini çıkaran kimseler sefa sürerlerken diğer yanda, yiyecek bir lokma bulamayıp başkalarının yuttuğu lokmaların yutkunmasını yapanların varlığı, sosyal barışı elbette tehdit etmektedir.

Alış-verişlerde önemli ölçüler getirdi

Allah Rasülü’nün ticârî hayatta sosyal barışın sağlanması için de bir takım esaslar getirdiğini görüyoruz. Peygamberimiz “Bizi aldatan bizden değildir!” (Müslim, İman, 164) buyurarak satıcının, müşteriye malı hakkında doğru bilgi vermesi, malın ayıbını ve kusurunu gizlememesi gerektiğini söylemiştir. Bir keresinde de tüccarları şöyle uyarmıştır: “Ey tüccarlar!... Şurası muhakkak ki, kıyamet günü tüccarlar, fâcirler (haddi aşan, Allah’a âsi olan kişiler) olarak diriltilecekler, ancak Allah’tan korkanlarla, dürüst olanlar ve (malın vasıflarını belirtirken) doğru söyleyenler hâriç.” (Tirmizî, Büyû, 4).

Ayrıca Efendimiz ölçü ve tartı kullananlara şöyle bir uyarıda bulunuyor: “Sizlere, sizden önceki ümmetleri helâk eden iki şey emânet edilmiştir: ‘Ölçek’ ve ‘terazi’.” (Tirmizî, Büyû, 9) Satıcı, müşteri lehine, satılan malı tartıda biraz ağır kılmalıdır. Bu maksatla Allah Rasulü, bir tartıcıya, “Tart ve (terazinin kefesini müşteri lehine) ağır kıl.” diye emretmiştir (Buharî, Büyû, 34) Bu sağlam düsturlar sayesinde satıcı ile alıcı arasında sağlam köprüler kurulmuş oldu.

İşveren ile işçiyi barıştırdı

Allah Rasulü işveren-işçi arasındaki huzur ve dengeyi temin edici esaslar da ortaya koymuş, patron ile işçiyi bir araya getirmiştir. O, “Çalıştırdığınız kimsenin ücretini teri kurumadan veriniz.” buyurarak, İslam'ın bu meselede ne kadar hassas olduğunu bizzat göstermiştir. Tabii bununla Nebiler Serveri (s.a.s),  bir yandan çalışmayı alkışlarken, diğer yandan da, sermaye sahibini gözeterek, şu dengeyi de ifade buyurmuştur: “İçinden Allah hakkı ayrılmayan bir malın kullanılması caiz değildir.” Allah hakkı, her hak sahibine hakkının verilmesi ve hak olmayan şeylere de elin uzatılmamasıdır. Bu daire içine; sadakadan zekata, öşürden elimizin altında çalıştırdığımız işçinin parasını ödemeye kadar geniş bir hak mefhumu girmektedir.

Diğer taraftan Allah Rasulü, “Her hak sahibine hakkını veriniz.” (Buhârî, Edeb 86)  buyurarak, aynı zamanda “hakkınız olmayan şeye de el uzatmayın” mesajını da vermektedir. İşçi hakkını teri kurumadan almalı ama aynı zamanda başında bulunduğu tezgahı çalıştırıp işinin hakkını vermeli ve işverenin hakkını gözetmelidir.  İşveren de onu kardeşi bilmeli, kendi istifadesi kadar istifade ettirmelidir.


Ali İhsan Er/ cevaplar.org