Dünya atlası üzerinde yer alan irili ufaklı ülkeleri kabaca üç kısımda görüyorum.
Kökleri olan devletler; tarih boyunca imparatorluklar kurmuş, bir devlet geleneğine sahip ülkelerdir. Yönetimleri, devlet şekilleri değişse dahi var olan gelenekten izler taşıyan devletlerdir. Japonya, Almanya, Türkiye bunlardandır. Türkiye belki de devlet geleneği en köklü olan ülkelerin başındadır. Selçukludan Osmanlı’ya, Osmanlı Devleti’nden Ankara Hükümetine ve oradan da Cumhuriyete değin sayısız değişimler yaşansa da temel devlet zihniyeti, devletin bir baba gibi benimsenmesi ve daha başka etkenler değişmemektedir.
Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihi 1923 senesinden başlasa da devletin birçok kurumunun kuruluşu Osmanlı zamanında gelmektedir. Her sene Zabıtanın, PTT’nin, Emniyetin yüz seneyi aşan kuruluşları anılır. Kara Kuvvetleri Komutanlığı kuruluşunu Mete Han’a dayandırır.
Almanya’da bu gurup devletlerden sayılır. Roma Germen devletinden buyana bir Alman ulusu ve bir Alman devlet anlayışı vardır. Modern devirlerde çeşitli badireler atlatsalar da, iki büyük harpten mağlup çıksalar ve iki ye ayrılsalar da yine belli başlı hedefleri olan Avrupa ve dünya siyasetinde etkin olma mücadelesi veren bir Almanya daima var olagelmektedir. Bismark’tan Hitler’e, Nazi Almanyası’ndan Doğu ve Batı Almanya Cumhuriyetlerine ve bugüne değin değişmeyen sırası geldikçe ötelenen ideallerin Almanyası hep vardı. Alman hariciyesinin temellerinden sayabileceğimiz Berlin’den Bombay’a (7B) ülküsü devlet geleneğinde devamlılığın bir işareti sayılmaktadır.
Ve Japonya, Uzakdoğu’nun devi ara ara uyusa da devamlı bölge ve dünya siyasetinde etkinliğini sürekli hissettirmektedir.
Köşe tutucu devletler; köklü geleneklere sahip olmasalar da tarih ve siyaset sahnesinde aralıklarla kendilerini gösterirler. Dünya hâkimiyeti ya da dünya barışı için girişilecek her adım da bu devletler hesaba katılırlar ve hesapları olan devletlerce karşılarına alınmaktan kaçınılırlar. Her dönemde bu ikinci guruba dâhil edeceğim devletlerin varlığı hissedilir ve bunlar büyük devletlerin, çağının söz sahibi milletlerinin hesaplarında vardırlar. Büyük oynayan bölge ya da dünyada söz söylemek isteyen milletler bu ülkeleri karşılarına almaktansa yanlarına almayı tercih ederler. Tarih boyunca sürekli dünya çapında bir etkinliği, sürekli bir gücü olmayan bu ülkeler zaman içerisinde parlarlar ve asırlar geçtikçe sönerler. Temelde üç tane diyebileceğim bu ülkelere son dönemde Brezilya’yı da katarak dörde çıkarta
bilirim ki, Çin, İran ve Hindistan olarak sıralamam mümkündür. Bu devletlerin dışında kalan ülkeleri de diğer devletler olarak tasvir edip dünya atlasını üçe bölmüş oluyorum.
Köşe tutucu tabiri başka kaynaklarda kullanıldı mı bilmiyorum. Matematik mühendisi ve araştırmacı bir dostum olan Sayın Mehmet Aksu’nun tabiri. Kendisiyle düzenli olarak yaptığımız Çarşamba sohbetlerinde aralıkla kullanılan bir terim. İngilizce ya da Almanca kaynaklarda benzer bir ifadeden de etkilenmiş olabilir. Konuya uygun olduğu için ben de bu terimi kullanmakta bir sakınca görmedim. Hindistan, Çin, İran tarihi seyir içerisinde sürekli varlıklarını hissettirseler de hiçbir zaman köklü bir devlet bir dünya imparatorluğu olmadılar. 1979 senesinde şanlı bir inkılâpla yıkılan İran Şahlığı tarihe veda etmeden kısa bir müddet evvel kuruluşunun 2500üncü senesini görkemli törenlerle kutlasa da; İran coğrafyasında hüküm süren devletler ağırlıklı olarak Türk boylarının tesis ettiği ve hayatta tuttuğu devletler olduğu için İran topraklarında kurulan devletleri de Türk devlet geleneğinden saymak gerekir diye düşünüyorum.
Çin yine aynı kapsam içendedir. Asırlarca Moğol hâkimiyetinde kalsalar da, modern zamanlarda Japon işgalinde olsalar da kendi medeniyetini yitirmeden ayakta kalabilmişlerdir. İmparatorluktan işgale, işgal yıllarından Mao’nun komünist Çin’ine değin farklı anlayışlarda ama tek bir Çin olarak dünya sahnesinde ara ara kendilerini hissettirmektedirler.
Ve Hindistan, bu yazının temel öznesini oluşturacaktır.
Tarihin muhtelif evrelerinde Hindistan ile Türkiye arasında bir başka açıdan da bölge halklarıyla Türkler arasında sürekli bir iletişim ve etkileşim cereyan etmiştir. Uzun yıllar Türk hakanlığı olarak Babür Devleti adıyla varlığını sürdüren Hint ulusları İngiliz işgal yıllarında da Osmanlı Hilafetiyle ilişkilerini sürekli sürdürmüştü. Milli mücadeleye maddi manevi büyük katkıları bulunan Hint Müslümanlarını Anadolulu kardeşleri hala şükranla anmaktadır.
Tarihi ve kültürel bağlar elbette incelenmeli ve aradaki köprüler kuvvetlendirilmelidir. Hindistan’ın bizim için bunun ötesinde bir değeri söz konusudur. Gelecekte bölgesinde ve dünyada söz sahibi bir ülke olarak varlık göstermek istiyorsak ekonomik olarak güçlenmek zorundayız. Bundan dolayı Hindistan Türkiye için bulunmaz bir pazar gibi görünmektedir.
Kısa Bir Nazar
Hindistan, ya da resmî adıyla Hindistan Cumhuriyeti (Hintçe, Bahārat Gaṇarājya; İngilizce: Republic of India), Güney Asya'da bulunan bir ülkedir. Dünyanın en büyük yedinci coğrafî alanı ve en büyük ikinci nüfusuna sahip olan ülkedir ve dünyanın en büyük demokrasisidir. Güneyinde Hint Okyanusu, batısında Umman Denizi ve doğusunda Bengal Körfezi'nin bulunmalarıyla birlikte Hindistan'ın deniz kıyısı 7.517 kilometre uzunluktadır. Batısında Pakistan, kuzeydoğusunda Çin Halk Cumhuriyeti, Nepal ve Butan, ve doğusunda Bangladeş ve Myanmar ülkeleri ile sınır paylaşmaktadır. Ayrıca Sri Lanka, Maldivler ve Endonezya'ya çok yakındır.İndus Vadisi Uygarlığı, tarihi ticaret yolları ve büyük imparatorlukların yer aldığı bölge olan Hint Yarımküresi, uzun tarihi süresince ticarî ve kültürel zenginliği için biliniyordu. Dört tane önemli dünya dinleri olan Hinduizm, Budizm, Jainizm ve Sihizmin doğum yeri olmasıyla birlikte Zerdüştçülük, Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam hepsi M.S. birinci bin yıl zarfında ülkeye gelerek bölgenin karmaşık kültürünü şekillendirdi.
Hindistan, 28 tane eyalet ve birlik bölgesinden oluşan ve parlamenter demokrasi olan bir cumhuriyettir. Borsa sayılarına göre dünyanın en büyük on ikinci ekonomisine ve dünyanın en büyük dördüncü satın alma gücü paritesine sahiptir. 1991'den beri uygulanan ekonomik inkılâpları nedeniyle dünyanın en çok hızlı büyüyen ekonomilerinden birisidir; buna rağmen yoksulluk, okuryazarlık ve sağlıklı beslenme oranları hâla çok düşük bir seviyede seyretmektedir.
Genel Ekonomik Durum Özeti: Hindistan 1,1 trilyon Dolar GSYİH ile dünyanın en büyük ekonomilerinden birisine sahiptir. Kişi başına gelir ortalaması düşükse de çok önem verilmesi gereken bir tüketim potansiyeli olan bir ülkedir. 63.100 km’lik demiryolu hattı ile dünyanın üçüncü büyük demiryolu şebekesine sahip durumda bulunan Hindistan, 2225 mw’lık bölümü nükleer santrallerde üretilen 81.000 mw elektrik enerjisi kapasitesi ile güçlü bir ekonomi için sağlam bir altyapı oluşturmaya çalışmaktadır. Fiziki altyapı faaliyetlerine ilaveten teknoloji ve bilim altyapısında da ilerleme sağlamış durumda bulunan Hindistan, bilim adamı, uzman ve teknisyen kadrosu bakımından dünyada 2. sırada yer almaktadır. Hindistan, atıl düzeni kaldırmak ve ekonominin çeşitli sektörlerini yeniden yapılandırmak için 1991 yılında ileriye dönük, kapsamlı bir ekonomik reformlar programını başlatmıştır. Bu reformlar çerçevesinde nüfusun %75’ini oluşturan ve GSYİH’nın %30’unu üreten tarım (hayvancılık, ormancılık ve balıkçılık dâhil) sektörü başta olmak üzere tüm sektörleri yeniden yapılandırmayı amaçlayan Hindistan, yıllık %1,8’i bulan nüfus artış hızının beraberinde getirdiği istihdam sorunlarını da aşmaya çalışmaktadır.
Hedef Hindistan
Yirminci asır müslümanların boynunun büküldüğü, dünya sahnesinde yöneten değil yönetilen halklar olarak rol aldıkları, acının, gözyaşının eksik olmadığı bir asır olarak tarihe geçti. Kimse yirminci asırda müslümanlar için fevkalade iyi işler gerçekleşti diyemez. Yirmi birinci asrın da bu çizgide gitmemesi ve bölgesinde, dünyada söz sahibi müslümanların gittikçe çoğalması için manevi kuvvete ve akabinde de ekonomik güce ihtiyaç vardır. Mazlumların gözyaşını dindirecek bir Türkiye ekonomik güç olmadan hayallerde yaşamaya mahkûmdur. Türkiye’nin ekonomik olarak büyümesi dosta güven, düşmana tedirginlik verir hale gelebilmesi için yeni pazarlara ihtiyacı vardır. Hindistan ise bunun için biçilmiş kaftandır.
1981–1995 yılları arasında dünya ekonomisindeki büyümenin yaklaşık yüzde ellisi ABD ile Japonya kaynaklıydı. Japonya ile Almanya birlikte o yıllarda tüm büyümenin yüzde 25’ine sahipti. Bununla birlikte son on yılda, Amerika’nın büyümesi dünyadaki büyümenin çeyreği oranında kalırken Japonya’nın dünya ekonomisindeki büyümeye katkısı yüzde 1, Almanya’nın ise yüzde 3 oranında kaldı. Dizginleri Çin, Hindistan ile Brezilya ele aldı.
Bu fotoğrafa biz Güney Afrika’yı, Türkiye’yi, Kazakistan’ı ve Polonya’yı ilave edebiliriz. Batının uzun yıllardır görmek istemediği ve 400 yıla yakın süren üstünlüğünün sönmekte olduğu gerçeğini, diğerlerinin yükselişini ekonominin verileri reddedilmez şekilde ortaya koyuyor. Türkiye tarih tarafından aslına dönmeye çağrılmaktadır, buna zorunludur. Artık sınırların bir taş duvar olduğu 30 yıl evvelinin dünyasında yaşamamaktayız. Çıkarlarımızı korumak için artık sınırlarımızın ötesine açılmak mecburiyetindeyiz.
Dünya düzeni 1929’dan bu yana görülen en büyük ekonomik kriz ile yeni sahillere yelken açmıştır. Dünyamız enerji kaynakları, su, gıda ve madenler gibi kıtlaşan kaynaklar ile yükselişe geçen ülkelere (Çin, Hindistan, Brezilya, Rusya) aynı zamanda şahit oluyor. Bir dönem sanayi çağına hamilik yapmış, solmaya yüz tutan dünya düzeninin köklerine sahip olan Avrupa iç kısır çekişmeler, vizyonsuzluk ve zamanın ruhunu kavrayamama gibi sebeplerle giderek etkinliğini ve belirleyiciliğini kaybediyor. Yaşlanan nüfusu, kıt kaynakları ve enerjiye olan yüksek bağımlılığı, kendisini yenileyememesi ve şizofrenik siyasi takıntıları, olgulara duygusal yaklaşımı ile Avrupa 21. yüzyılın mağlubu olma yolunda hızla mesafe alıyor.
Türkiye Avrupa yolunda sarf ettiği enerjinin bir kısmını dünya pazarlarına aktarma gayretindedir. Resmi ve gayri resmi heyetler dünyanın dört bir tarafında yeni pazarlar peşindedir ve Türk hükümeti de bu gayretlerin arkasındadır. Göz ardı edilemeyecek bir bölge de Hindistan’dır. 1 milyar 250 milyona yakın nüfusu ile eminim tüm dünyanın iştahını kabartan bu ülkenin insan varlığının azamisi kötü koşullarda ve fakirlik içinde hayatlarını sürdürmektedir. Ve gelecek zaman diliminde de Hindistan’ın nüfus olarak Çin’i geride bırakacağı hesap edilmektedir.
Bir de başka bir Hindistan var. Yaklaşık yüz milyon vatandaşının dünya standartlarının çok üzerinde lüks tüketim yaptığı, kazanan ve harcayan bir Hintli kesim var ki, Türkiye’nin bu kesime hitap etmesi ve bu zengin Hintlileri seyahat, eğitim, sağlık ve her türlü harcama kalemleri için Türkiye’ye çekmesi mecburidir. Bu kesimin her türlü ihtiyacını karşılamak için Hindistanlı girişimcilerle işbirliği yapılıp pazarı İngiltere’nin, Amerika’nın ve Çin’in elinden almak zorundadır. (İthalat Yaptığı Ülkeler :%6,9 Çin, %6,1 ABD, %4,9 Belçika, %4,6 Singapur) Hali hazırda devam eden ticari ilişkilerimiz neticesinde Türkiye’den ağırlıklı olarak; Yassı hadde ürünü, bakır cevherleri ve konsantreleri, haşhaş tohumu, otomotiv sektörü ürünleri, beyaz eşya, dokuma makineleri, taşkömürü, linyit ve turbdan elde edilen Kok/Sömikok, Pamuk (Denim, Renkli İpliklerden), mermer ve traverten, altın kalemlerinde ithalat yapan Hindistan, Türkiye’ye; Reaktif boyalar, suni lifler, kimyasallar, motorlu taşıtlar, giyim eşyası, aşılar, ilaçlar ihraç etmektedir. İhracatçılarımıza, resmi ve sivil toplum kesimlerine bir hafiye gibi çalışmak düşmektedir. Hindistan’ın ithal ettiği kalemler didik didik incelenmeli ve Türkiye’den daha ucuza mal edebileceği kalemlere yönelik Hintli iş adamlarına bilgilendirme yapmalıdır. Hintli girişimcinin Amerika’dan 1 dolara aldığı bir ürün, bir kalem mal, Türkiye’den 85 sente temin edilebiliyorsa bu Hintli iş adamına duyurulmalıdır.
Hint nüfusuna göre küçük bir azınlık olan aşırı zengin kesim Türkiye’nin nüfusundan fazladır. Türkiye en pahalı, en kaliteli ürünleri, en kaliteli hizmetleri bu kesinin beğenisine sunarak bütçesini güçlendirmekle yükümlüdür. Güçlü devlet olmak için güçlü maliye şarttır.
Türkiye Hindistan ile mevcut ilişkileri geliştirmek ve ülke içindeki yüz milyon civarında olduğu anlatılan zengin kesimin ihtiyaçlarını sağlayacak ataklar yamak zorundadır. Tarihi seyri içerisindeki Türk-Hint ilişkileri gelecek devirlerde de olabildiğince parlak olmalıdır.
Türk girişimciler Hindistan’a ekonomik ataklar gerçekleştirirken on sekizinci asır Avrupa mantığının çok uzağında manevi fetih ruhuyla bu topraklara geleceklerdir. Sanayicilerimizin, iş adamlarımızın beraberinde öğretmenlerimiz, ilahiyatçılarımız, gönül ve fikir adamlarımız da Hint yarım adasına yayılacak ve 1 milyarı aşkın Hintlinin ruh dünyasını da fethedecektir. Bizler Anglosaksonlar gibi sadece yağmalamak için sadece mal alıp satmak için dünya yüzeyinde hareket edemeyiz. Ashabın (Allah hepsinden razı olsun), müslüman derviş gazilerin dünyanın dört tarafındaki tebliğ gayretleri gibi Hint yarım adasında da İslam’a susayan yürekleri fethederken Hindistan Müslümanlarının da sıkıntılarını paylaşacak ve çözüm yolları arayacağız. Gönül erlerimiz, yardan ve candan geçenlerimiz Hindistan’da ruhların yeniden inşası için, yeni Gandi’lerin, yeni İkbal’lerin yetişmesi için sarfı mesai edeceklerdir. Hindistan’ın bize bizim de Hindistan’a ihtiyacımız var. Her şeyden evvel Hintli Müslümanlara gönül borcumuz var.
Bilâl Atış
Kaynaklar;
- Hindistan’ın Genel Ekonomik Durumu Hindistan Hakkında Genel Bilgiler Hindistan Dış Pazarlar Kobifinans. Mht
- Ülkü Karaosmanoğlu, Yeniden Başlarken, NPQ Türkiye, c.7 s.4 say.5
- Metin Külünk, Büyük Türkiye İdeali, 2009 İstanbul
- TRT Radyoları, Gündem Programı notları.( sabah 07.30, ortak yayın kuşağı, muhtelif tarihler.
|